Sabahattin Ali

Sabahattin Ali’nin yapıtları üzerine yapılan az sayıda çalışmada, onun edebiyat görüşünün toplumcu gerçeklikten eleştirel gerçekçiliğe doğru ilerlediğinden bahsedilir.

Bu tespit Sabahattin Ali’nin öykücülüğü için son derece doğrudur, ancak romancılığı için farklı açılımlar getiren çalışmalara, yorumlamalara ve incelemelere gereksinim vardır. Yeri gelmişken, Sabahattin Ali hakkında yazılmış kitaplara ve yazılara bakıldığında bunların neredeyse pek çoğunun onun yaşam öyküsü, daha doğrusu hazin ölüm öyküsü üzerine olduğunu söylemeden geçemeyiz. Sabahattin Ali’nin yapıdan hakkında hâlâ kapsamlı bir çalışma bulunmamaktadır.

Sabahattin Ali’nin edebiyatımıza katkısının ne olduğunun, Türk edebiyatında neleri değiştirdiğinin ve neden bu kadar çok okunan bir yazar olduğunun araştırılması ve yapıtlarının incelenmesi, 1940’lı yıllarda gelişmeye başlayan modern Türk edebiyatını daha iyi anlamak açısından da önemli olacaktır.

Sabahattin Ali, Türk edebiyatının akışını değiştiren iki önemli roman yazmıştır: Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna. Bu iki roman, kendisinden önce bu dilde ve bu topraklarda yazılmış romanlardan farklı bir bakışa, gerçekçi bir anlatıma ve her şeyden önce samimi ve okurunu yakalamayı başaran, romansla roman arasındaki ince farkı ayırt eden bir üsluba sahiptir. Sabahattin Ali romanları kimi kalıpları ve duygu örüntüsü açısından romansa benzese de özellikle kahramanların derinlikli yapısı bakımından romanstan uzaklaşır. Romanları üzerinde çok çalıştığını, yazdıkları dışında çok sayıda roman yazma düşüncesinde olduğunu1, bunlardan bazılarını yakın çevresindeki kişilere anlattığım Sabahattin Ali ile ilgili anılardan öğrenmekteyiz.

Sabahattin Ali hakkında anlatılanlar içinde en çarpıcı olan sürekli okuması ve düşüncelerini yüksek sesle başkaları ile kolayca paylaşmasıdır. Sanat ve edebiyat hakkındaki görüşlerini de kolayca paylaşan, kişisel yazışmalarında da dile getiren Sabahattin Ali, bu konuda kendisine sorulan soruları da çok içtenlikle yanıtlamış.

1936 yılında Varlık dergisinde kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Ben hiçbir zaman sanatın maksatsız olduğuna kani olmadım. Sanatın bir tek ve sarih bir maksadı vardır: İnsanları daha iyiye, daha doğruya, daha güzele yükseltmek; insanlarda bu yükselme arzusunu uyandırmak2” diyerek sanat görüşünü açıkça ortaya koyar: Sanatın mutlaka bir amacı olmalıdır.

Bu söyleşiden iki yıl sonra, Mehmet Behçet Yazar’ın hazırladığı kitap için yazdığı mektupta da sanatın amacını daha açık bir biçimde ortaya koyar:

Sanatın gayesi de her içtimai fiil gibi, cemiyet olduğuna göre, gelecek büyük sanatkârların içtimai taraflarının çok kuvvetli olacağı ve mazinin ve halin zengin hazinelerinden toplanarak kendi kafalarının genişliği, dehalarının derinliği içinde yoğuracakları büyük meseleleri insanlığa ileri ve yukarı doğru birer adım daha attıracak eserler halinde ortaya koyacakları şüphesizdir. Benim kanaatimce sanat, insana insanı ve hayatı ve bunların manasını öğretmekle muvazzaftır.3

Sabahattin Ali: Edebiyat Bir Hizmet, Bir Mücadeledir

Sanatı toplumsal bir eylem olarak gören Sabahattin Ali için edebiyat da benzer bir göreve sahiptir:

Edebiyat da bir hizmet ve bir mücadeledir. Ve yukarıda söylediğim şeye, daha iyiye, daha güzele götüren bir mücadele ve hiçbir zaman yüksek ruhlu bay üdebanın gönül eğlencesi değil.4

Edebiyatın toplumsal görevleri olduğuna inanan Sabahattin Ali, aynı söyleşide doğrudan halk için yazmanın, halktan bahsetmenin, kendisine halk muharriri demenin gülünçlüğünden söz eder. Onun edebiyat anlayışı toplumu ilgilendiren ve okununca değişim yaratan eserler ortaya koymak ve her zaman samimi olmaktır. Edebiyatçıların samimi olmayışı onun için büyük bir kusurdur.

Kitle için yazdıklarını zanneden muharrirlerimiz ise en gülünç olanlarıdır. Kitle ile beraber ıstırap çekmeyen, halkın sevinci ile yüzü gülüp onun isyanı ile şaha kalkmayan, nabzı kitlenin nabzıyla aynı tempoda atmayan adamın kitleye “sen” diye hitap etmesi hatta gülünçten de ileri bir şeydir. Hâlâ köylüyü Amerikalı bir seyyah gözüyle seyredip onda ya mistik karanlık bir ruh veya iptidai bir hayvan gören büyük romancılarımız var. Halktan bahsediyorum diyen yabancı ve ucuz esprili hikâyelerle halkı maskaraya çeviren meşhur muharrirlerimiz var. Cinsi ihtiraslardan histeriye uğramış yarım tahsilli genç kızlar için yazdığı sulu romanının ciltlerine dayanarak kendisine ‘en çok okunan halk muharriri’ sıfatını takan şımarık şarlatanlar var. Edebiyatımızla okurlar kitlesi arasındaki boşluğu bunlar mı dolduracak?

Toplumcu gerçekçiliği savunan ve zamanla eleştirel gerçekçiliğe doğru ilerlediğini belirttiğimiz Sabahattin Ali’nin benzer düşünen ve toplum için yazan edebiyatçılardan ayrılan çok önemli bir yanı vardır. Kendisi bunu şöyle ifade eder: “Sanatta bulunmamasını lüzumlu gördüğüm bu hayır, muayyen bir manada belki de ‘tez’dir.”5 Bu açıklama Sabahattin Ali’yi döneminde ve kendisinden sonraki dönemlerde toplumcu edebiyat yapanlardan ayıran ve onu Türk edebiyatında ayrıcalıklı bir noktaya taşıyan özelliğidir. Sabahattin Ali için sanat fotoğraf nesnelliğinde, açık, samimi ve anlaşılır olmalıdır. Bu özelliği onun aynı yıllarda heves ettiği ve çok başarılı olduğu başka bir alanda da kendisini ayrıcalıklı kılacaktır: Fotoğraf. Onun fotoğrafçılığını değerlendiren İsa Çelik, Sabahattin Ali’nin edebi ürünleri ile fotoğrafları arasındaki benzerliği şöyle açıklamaktadır:

Yazılarında belirgin biçimde görülen edebi sanatlara yaslanmak yerine yalın, duru bir dille olayın ya da durumun sosyal ve politik çözümlemelerinden okuyucunun -toplumun- alacağı “marjinal fayda”nın önde tutulması fotoğraflarında da görülüyor.6

Edebiyatın tanımı ve işlevi hakkında açık bir tavır ortaya koyan Sabahattin Ali, 1935 yılında Yücel dergisinin edebi anketinde kendisine yöneltilen “Bugünün edebiyat hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna şaşırtıcı keskinlikte bir yanıt vermiştir:

Bugün edebiyat denecek toplu bir şeyimiz yoktur. İyi veya fena yazan birkaç şahıs var ki birbiriyle münasebettar bile değiller. Şiir olsun, nesir olsun, yazanın kafasının dar ve ukala hududunu aşabilip halka yükselen ve şekil, ruh, fikir itibarıyla bir kuvvet ve başarma gösteren ve etrafında bir fikir grubu toplayabilecek olan Türkçe bir forma bile okumadım.7

Bu yanıtı verdiği yıllarda başta Alman edebiyatı olmak üzere Batı edebiyatından pek çok eser okuyan ve bazılarını da Türkçeye kazandıran Sabahattin Ali, yukarıdaki açıklamayı yapmakla birlikte en çok sevdiği ve tekrar tekrar okuduğu beş kitabı sıralarken bu listeye Nâzım Hikmet’i de eklemiştir: “Klim Samgin, Gorki; Sakin Don Nehri, Şolohov; Taranta Babu’ya Mektuplar, Nâzım Hikmet; İnsanlığın Hali, Andre Malraux; Budala, Dostoyevski.”8 Sabahattin Ali’nin sevdiği yabancı yazarları Nâzım Hikmet de şöyle sıralamaktadır:

Ömrünün sonuna kadar Alman romantiklerinin hayranı kaldı. Fransızları hele Fransız realistlerini çok severdi. Ama üzerinde Fransız edebiyatının büyük bir etkisi olmuştur denemez. Klasik Rus edebiyatıyla hele Gogol, Tolstoy, Turgenyev, Çehov ve Gorki ile tanışması yalnız edebiyat değil, sosyal çalışmaları üstünde de etkili olmuştur. Sovyet yazarlarından Şolohov’u çok sever, onu büyük Rus klasikleri değerinde sayardı.9

1936 yılında yaptığı ve yukarıda bazı bölümlerine yer verdiğimiz söyleşide, bugünkü roman ve şiir hakkındaki düşünceleri sorulduğunda bir yıl öncesine göre şiir açısından daha ılımlı bir yanıt verir:

Bugünkü roman ve şiirimizi ele alınca şiirimizde tek tük ileri hamleler görüyoruz. Fakat romanda daha doğrusu alelumum epik sahada, üstüne düşen vazifeleri kısmen de olsun yapmış bir eser ortada yoktur. Biraz acı ama bu böyle.10

Sabahattin Ali, romanları gazetede tefrika edilse bile, bu durumun yazdıklarının değerini azaltmayacağını, gazete yayımlandığı için hiçbir yazısında düşüncelerinden ödün vermediğini, savunduğu sanat anlayışından uzaklaşmadığını ve başka romancılar gibi okur istediği için popüler romanlar yazmadığını, Kürk Mantolu Madonna’nın Hakikat gazetesindeki tefrikası tamamlandıktan sonra gazetenin sahibi Cemal Hakkı Selek’in parasını ödememesi üzerine başlayan tartışmalar sırasında kendisine gönderdiği bir mektuba yanıt olarak kaleme aldığı 10 Şubat 1941 tarihli mektupta dile getirmektedir:

(…) Yazı hayatımda ilk defa olarak yazımın tutmadığı suratıma çarpıldı. Neden? Bunu araştırmaya lüzum bile hissedilmedi. Acaba roman hakikaten tutmadı mı? Tutmadı ise kabahat romanda mı Hakikat gazetesi karilerinin seviyesinde mi? Benim şimdiye kadar intişar etmiş bulunan eserlerim meydanda olduğuna göre, benden gazeteniz için yazı isterken İskender Fahrettin, Esat Mahmut beylerden veya Peride Celal, Kerime Nadir, Mükerrem Kâmil hanımlardan bekleyeceğiniz neviden bir roman istemiş olamayacağınız aşikârdır. Akşam gazeteleri karileri ancak bu nevi yazıları tutuyorlarsa kabahat bende mi? Sanatı üzerine benim kadar titreyen ve bunu “talebe muvafık emtia” haline getirmekten benim kadar kaçan bir insana, eliniz titremeden “roman maalesef tutmamıştır” diye yazarken ne yaptığınızın farkında mı idiniz?11

Oysa Kürk Mantolu Madonna, Türk edebiyatında yeni bir çığırdır. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türk romanı hakkındaki en büyük eleştirisi, yazarlarımızın insan psikolojisi hakkındaki cehaleti ve körlüğüdür. Kürk Mantolu Madonna bu eleştiriye verilen bir yanıt gibidir. Her ne kadar romantizm içeren bir yapısı olmakla birlikte, kahramanının psikolojik dünyasına derinlemesine girmiş olması ve olay örgüsünde bu psikolojik çözümlemenin romantik akışın önüne geçmesi bunun göstergesidir.12 Kürk Mantolu Madonna’nın ilgi görmemiş olacağına inanmayan Sabahattin Ali, 1938’de yaptığı söyleşide Türk romancılığını ve roman okurunu şöyle değerlenmiştir:

Romanın ne demek olduğunu anlatmaya çalışacak değilim. Yalnız şunu söyleyeyim ki; roman Türkiye’de kari bulamamış değildir. İyi roman daima hitap edecek bir kitleye malik olagelmiştir. Türkiye’de, kötü muharrirlerin karilerin zevkine her gün yapakları suikastlara rağmen bir kari buhranı yoktur. Eser buhranı vardır. İyi eseri kari tutmuyor demek için evvela iyi eseri ortaya atmak lazımdır. Hani? Bunu yapmadıkça karii kabahatli bulmak, aczimize pek acemice bir bahane bulmaktan ileri geçmez.13

Divan şiirini, bu şiirin kuralları ile yazacak kadar iyi bilen Sabahattin Ali, “Terkib-i Bend” başlıklı uzun ve şakacı şiirine 1928’de başlamış ve şiiri Almanya’da tamamlayıp Pertev Naili Boratav’a göndermiştir. Yine, arkadaşlarıyla yaptığı bir Boğaz gezisini Evliya Çelebivari bir divan nesri olarak kaleme almış, başlığını da “Seyahatname-i Südlice” koymuştur. İstanbul-Berlin yolculuğunu da yine aynı şakacı ve Çelebivari üslupla yazmış, ona da “Mufassal Cermenistan Seyahatnamesi” adını vermiştir.

Aruz veznini çok iyi bildiğini, herhangi bir şiirdeki ölçü kusurunu hemen fark ettiğini, onu yakından tanıyan pek çok kişi dile getirmektedir. Bunlar onun eski edebiyata olan ilgisini, daha doğrusu bu edebiyat hakkındaki bilgisini gösterir. Divan edebiyatı için Sabahattin Ali şunları söylemektedir:

Sanat olmuş ve olacak her şeyden faydalanır. Divan edebiyatı gibi kitle ile arasındaki köprüleri yakmış zümre edebiyatları ancak içtimai tetkik mevzuu olur ve şair bunları ibretle gözden geçirir.14

Dağlar ve Rüzgâr’da bir araya getirdiği şiirlerinin bazılarında halk şiirinin etkisini görmek çok kolaydır. Üstelik Sabahattin Ali’nin şiirlerinden bestelenen Leylim Ley ve Aldırma Gönül gibi şarkıların zaman içinde anonim eser sayılacak kadar halkla bütünleşmesi de benzer bir etkinin sonucu olsa gerektir. Sırça Köşk’teki masal formu da yine Sabahattin Ali’nin halk edebiyatına olan yakınlığını göstermektedir. Sabahattin Ali, halk edebiyatı için ise şöyle düşünmektedir:

Halk edebiyatı ise, halka varabilmek yollarını işaret edeceği için daha istifadelidir. Fakat bunu da olduğu gibi almak yanlıştır. Halk edebiyatının geri tarafları çoktur. Mahsullerinin ekserisi din ve tasavvuf karanlığının, derebeylik zihniyetinin tersleri ile doludur. Bu materyali kullanacak olanlar, ayıklamasını bilen insanlar olmalıdır.15

Bu açıklamadan anlaşılacağı üzere Sabahattin Ali, halk edebiyatından son derece bilinçli bir biçimde yararlanmış, yarattığı ölümsüz dizeler ve kahramanlarla halkın belleğinde kalıcı bir yer edinmiştir. Sabahattin Ali’nin yapıtları üzerine yapılacak ayrıntılı çalışmalar, onun sanat görüşünün yapıtlarındaki yansımasını göstermek, hem sanat görüşünün gelişimini hem de onun Türk edebiyatındaki yerini belirlemek açısından çok önemli bir eksiği giderecektir.

Kaynakça:

  1. Ergün, Mehmet, “Sabahattin Ali’nin Yazamadıkları”, E Dergisi, (13), Nisan 2000.
  2. Muzaffer Reşit, “Sabahattin Ali ile Bir Konuşma”, Varlık, (65), 15 Mart 1936.
  3. Yazar, Mehmet Behçet, Edebiyatımız ve Türk Edebiyatı, İstanbul 1938, “Bir Mektubundan”, s. 372-373.
  4. Muzaffer Reşit, “Sabahattin Ali ile Bir Konuşma”, Varlık, (65), 15 Mart 1936.
  5. Nazif, Ümran, “Sabahattin Ali ile Bir Konuşma”, Varlık, (108), 1 Ocak 1938.
  6. Çelik, Isa, “Fotoğraf Sanatçısı Sabahattin Ali”, Hürriyet Gösteri, (41), Nisan 1984.
  7. Aygün, Ihsan, “Gençler Diyor ki: Sabahattin Ali”, Yücel, (8), Birinciteşrin 1935.
  8. Yücel, (19), Eylül 1936.
  9. Laslo, Filiz Ali – Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, İstanbul 1979, s. 13.
  10. Muzaffer Reşit, “Sabahattin Ali ile Bir Konuşma”, Varlık, (65), 15 Mart 1936.
  11. Laslo, Filiz Ali – Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, İstanbul 1979, s. 181.
  12. http://www.serenti.org/kurk-mantolu-madonna-yalnizligin-ve-askin-oykusu/
  13. Nazif, Ümran, “Sabahattin Ali ile Bir Konuşma”, Varlık, (108), 1 Ocak 1938.
  14. Muzaffer Reşit, “Sabahattin Ali ile Bir Konuşma”, Varlık, (65), 15 Mart 1936.
  15. A.g.e.

Sabahattin Ali’nin Sanat ve Edebiyata Bakışı” için bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s