Isaac Deutscher

19 Ağustos 1967 tarihinde ölen Isaac Deutscher, yüzyılımızın en büyük sosyalist yazarlarından biriydi. Bir Marksist ve bir tarihçiydi. Ancak, çalışmalarında bu ikisini ilişkilendirilme şekli ve her iki literatür içerisinde sahip olduğu yer benzersizdir. Deutscher’in ünü, kuşkusuz, Rus Devrimi’nin akıbetini anlattığı iki başyapıta -Stalin ile Troçki’nin yaşam öykülerine- dayanmaktadır. Bu yapıtlarda Deutscher, bütün gücünü, yaşamını adadığı bir konu üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu iki yapıt, Deutscher’in yapıtlarına yeni başlayan okurlar için ilk okunacak kitaplardır. “Marxism”, “Wars and Revolutions” ise başka bir amaca hizmet eder. Bu kitap içerisindeki yazılar ve hitaplar, biyografi yazarının kendi entelektüel portresini -bir düşünce adamı olarak Deutscher’i- ortaya koyar. Çünkü burada yazar, türün doğasına uygun olarak, tarihçiye kıyasla hem daha dolaysız ve kişisel bir üslupla, hem de daha geniş bir yelpazede uzanan, değişik konular üzerine yazma olanağı bulur. Öznel deneyimler ve kanaatler, geçmişe ilişkin nesnel yeniden inşalara kıyasla bu metinlerde çok daha rahat biçimde ifade bulur. Bunlar aracılığıyla Deutscher’in, yaşamı boyunca en çok öne çıkan niteliklerinin düşündürdüğünden daha karmaşık ve çok boyutlu bir figür olduğunu görürüz: Yalnızca sola mensup bir tarihçi değil, aynı zamanda solcu bir düşünür; olayları yorumlamanın ötesinde olaylara bizzat katılan bir eylem adamıdır Deutscher.

Peki bu metinler ne anlatıyor? İlk kertede bütün bu metinler, Deutscher’i besleyen kökensel bağlamı açığa çıkarır. Yazarın, yaşı ilerledikçe kazandığı evrensel özellikler, bu kökenin üzerinin örtülmesine neden olmuştur: Oysa Deutscher’in daha ileri yıllardaki kozmopolitliği, kendine özgü bir yerel deneyime dayanmaktadır. Ancak, İngilizce yazan diğer bir düzyazı üstadı Joseph Conrad’da olduğu gibi, uzun bir süre kısmen göz ardı edilen Polonyalı geçmişi kolaylıkla yanlış anlaşılabilir.

Deutscher, 3 Nisan 1907’de Krakow eyaletinde doğdu. Polonya’nın edebiyat ve siyasal özgürleşme geleneklerine karşı doğal bir yakınlık duyarak büyüdü. Fakat ailesi yurtsever üst sınıfa (gentry) değil, Yahudi orta sınıfına mensuptu. Babası basım işiyle uğraşmaktaydı. İlk gençliğinden beri bağlı olduğu siyaset sosyalizmdi. Bir önceki kuşaktan olan ve komşu Lublin eyaletinde doğan Rosa Luxemburg da benzer bir geçmişe sahipti; babası kereste tüccarıydı.

Luxemburg gibi Deutscher de çok erken yaşlarda Polonya devrimci hareketine katılmış, 1927’nin başlarında Polonya Komünist Partisi’ne girmiştir. İkisinin deneyimleri arasındaki en büyük fark, kuşkusuz, Luxemburg’un yaşamı boyunca karşı çıktığı bir olayın gerçekleşmiş olmasıydı: Polonya’nın bağımsızlığını kazanması. Fakat Deutscher’in “The Tragedy of Polish Communist Party”de açıkladığı gibi, kendisinin de militanı olduğu siyasal çevrede hâlâ Luxemburgcu gelenek egemendi. Hatta bu geleneğin zayıflatılma, ehlileştirilme ve nihayet ortadan kaldırılma şekli, Deutscher’in, Polonya’daki savaş öncesi komünizmin akıbetine ilişkin -hem çözümleyici açıdan keskinlik taşıyan hem de dolaysız deneyimlerine daya-nan- yorumunun itici gücünü oluşturur. Bununla birlikte Deutscher’in formasyonu, Luxemburg’un mirasıyla süreklilik içindedir. Deutscher bu mirastan ahlaksal bağımsızlığı, kendiliğinden enternasyonalizmi, uzlaşmaz devrimci ruhunu almıştır. Hem tarihsel maddeci kuramla ilişkisi açısından klasik olan (Luxemburg, Kapital’deki yeniden üretim şemalarını eleştiren ilk Marksist’tir), hem de işçi hareketiyle yakın bağları olan bir Marksizm’dir bu.

Deutcher’in Polonya Komünist Partisi’nden İhracı

Bu tarihsel mirasa, coğrafi konumun getirdiği belli bir özellik daha eklenir. Polonya, Almanya ile Rusya arasında yer alır; Napolyon’dan itibaren ülkenin talihini ya da talihsizliğini belirlemiş olan iki büyük güç. Luxemburg, her üç ülkede de bir sosyalist olarak faaliyette bulunmuştur: öğrencilik yıllarından itibaren Polonya’daki işçi hareketini örgütlemiş, 1905-1907 devrimi sırasında Rus hareketi tartışmalarına katılmış ve hayatının son on yılında Alman hareketi içerisinde sola önderlik etmiştir. Ama bu açıdan Luxemburg bir istisna değildir. Brestli çağdaşı Karl Radek de Bremen’den Moskova’ya uzanan geniş bir faaliyet alanına sahipti. Oysa Deutscher’in neslinden bir sosyalist için, Versay Polonyası’nda artık bu tür bir olasılık söz konusu değildi. Fakat ülkenin jeopolitik konumu nedeniyle, Almanya ile Rusya’daki olaylar Polonyalı bir Marksist’in ufkunun şekillenmesinde hâlâ büyük rol oynuyordu. Hatta bazı açılardan daha önceki dönemlere kıyasla çok daha belirleyici olduğu söylenebilir: Doğu’da Ekim Devrimi Sovyetler Birliği’nin kurulmasıyla sonuçlanırken, Batı’da Komintern’in en büyük umudu Weimar Almanyası’nda ikinci bir dönüşümün yaşanmasıydı. Deutscher’in Polonya Komünist Partisi’nden ihraç edilmesinin altında, ulusal sorunlar üzerindeki anlaşmazlıkların değil komşu kapitalist devlette faşizmin yükselişinin yatması bu nedenle tamamen mantıklıydı.

1932’de Deutscher, parti içinde bir azınlık muhalefet grubuna katıldı: Alman Komünist Partisi’nin Nazizm’in yükselişi karşısında benimsediği, Stalin önderliğindeki Komintern tarafından dayatılan pasif politikaya karşı çıkan bir gruptu bu. Bir yandan da “üçüncü dönem” çizgisinin sonuçlarını ve Polonya partisinde buna eşlik eden bürokratik yönetimi eleştiriyordu. Bütün bunlar, sürgündeki Troçki’nin tavrıyla örtüşüyordu: Troçki’nin, Hitler hareketinin Avrupa işçi hareketi açısından oluşturduğu büyük tehdidi haykırdığı sıralarda, Deutscher Polonya Komünist Partisi’nden ihraç edildi.

Moskova Davaları Yapıtlarına Damga Vuruyor

Deutscher’in resmi komünist hareketle bağlarını koparmasının altında Almanya’daki gelişmelerin yatması gibi, bir Marksist olarak olgun dönemine ait çalışmalarının temel ilgi odağını da Rusya oluşturacaktı. 1931’de Polonya partisi için SSCB’ye gitmiş, hem kolektifleştirmenin ve kıtlığın neden olduğu yıkıma, hem de ilk beş yıllık planın endüstriyel başarılarına bizzat tanık olmuştu. O sırada Stalin Rusya’da iktidarını amansızca pekiştirdiği için, Üçüncü Enternasyonal’in politikaları tamamen Sovyet parti liderliğinin istekleri doğrultusunda şekilleniyordu. Nazizm’in 1933’te Almanya’da kazandığı zaferin ardından, Rus Devrimi’nin hangi yönde gelişeceği Avrupa işçi hareketinin yazgısı açısından belirleyici olacaktı. Deutscher’in Ekim 1936’da, büyük Moskova Davaları’nın ilki üzerine kaleme aldığı metin, yaşamının geri kalanına egemen olacak gündemi belirledi. Yakıcı bir öfkeyle -Tamara Deutscher’in ifadesiyle- “öfkeden titreyerek” yazdığı metin, Deutscher’in Marksist bir tarihçi olarak daha sonra ortaya koyacağı ürünlere damgasını vuran özellikleri daha o zamandan barındırıyordu.

Deutscher, davalarda Stalincilerin öne sürdüğü kanıtların saçmalığını gözler önüne sermekle yetinmemişti. Varsayılan bir “terörizm”in suçlayanları karşısında kendisini küçük düşürmesinin ya da cüretkâr bir “komplo”nun aşağılık bir teslimiyete dönüşmesinin psikolojik açıdan olanaksız olduğunu vurgulamış; Zinovyev, Kamenev ve diğerlerinin itiraflarının altında yatan asıl düzenekleri ortaya koymuştu: GPU’nun, tanık kürsüsünde kendilerini alçaltmaları karşılığında verdiği, davanın hemen sonrasında da sanıkları idam ettirerek yerine getirdiği af sözleri. Moskova Davaları’na ilişkin olarak yıllar sonra ortaya çıkarılan kanıtlar, birçok çağdaşının temelsiz spekülasyonlarına kıyasla Deutscher’in ne denli derin bir içgörüye sahip olduğunu göstermiştir: Böylece, üstün tarihçilik yeteneklerinin mükâfatını almış olan Deutscher, metnini şu sözlerle noktalamıştır: “Tarih, umutlarını kül olmaktan kurtarması için sosyalizme hâlâ zaman tanıyor. İdeallerimize inancımızı kaybetmeyelim.”

Deutscher üç yıl sonra Varşova’dan ayrılarak Londra’ya gitti. Polonya’daki küçük çaplı komünist muhalefet izole ve dağınıktı; Deutscher, Troçki’nin yeni bir Enternasyonal yönündeki önerisine karşı çıkmıştı, çünkü “yoğun gericilik ve bunalım döneminin”, söz konusu girişim açısından “büsbütün elverişsiz” olduğunu düşünüyordu. Üçüncü Reich’ın hedefleri büyüdükçe, yeni bir Avrupa savaşı olasılığı da giderek artıyordu. Deutscher bu dönemde İngilizcede ustalaşmaya çalıştı ve yurtdışında yeni bir gazetecilik kariyerine başladı. Birkaç ay sonra Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesiyle savaş başladı.

1939 yılında imzalanan Molotov-Ribbentrop Paktı’na uygun olarak, ülkenin batısındaki Nazi zaferini, doğudaki Sovyet işgali izledi. Bu bölünmeyle birlikte Deutscher’in yurdu bir kez daha haritadan silinmiş oldu. İki yıl sonra Hitler ordularını SSCB üzerine sürdü ve birkaç ay içerisinde Moskova kapılarına dayandı. Deutscher, İskoçya’daki Polonyalı güçlerle kısa süreli işbirliğinden sonra, Londra’da The Economist için çalışmaya başladı. Derlemedeki ikinci metnin konusu Rusya’daki muazzam çatışmadır. Deutscher’in, Stalingrad zaferinden epey bir süre önce, 1942 yılının Şubat ayında -sürgündeki Polonyalılara hitaben coşkulu bir üslupla kaleme aldığı yazı, Stalin yönetimi altında yaşanan Sovyet dramı karşısındaki tepkisinin diğer kutbunu oluşturur.  Davalarda yaşanan rezalet karşısında duyduğu öfkeyi dile getirdikten sonra, bu kez sıra, “Rus işçi ve köylülerinin kahramanca direnişi” karşısında duyduğu hayranlığı ifade etmeye gelmiştir: “Tarih, bürokrasinin maskesini düşürmüş ve bu insanlarda Devrim’in gerçek yüzünü ortaya çıkarmıştır: Yaralı ama onurlu, yorgun ama yılmamış.”

“İki totalitarizmin dayanışması” yolundaki liberal mitleri ve bunları doğuran Stalin dönemi cürümlerini şiddetle eleştiren Deutscher, SSCB ile Almanya arasındaki çatışmanın gerçek tarihsel anlamını vurguluyordu:

İşçi hareketinin yok olmaması uğruna, sosyalizme ulaşmanın koşullarından biri olan Avrupa halklarının özgürleşmesi uğruna verilen bir savaş. Bugün, SSCB’nin geniş topraklarını saran savaşta dünyanın kaderi belirlenecek. Biz sosyalistler, kısa savaş bildirilerinde sadece olağan harekâtlara ilişkin raporlar okumuyoruz: Bizler bu bildirilerde, devrim ile karşı-devrim arasındaki ölüm kalım savaşının yazgısını da okuyoruz.

Deutscher’in, temizlikler ve Kızıl Ordu hakkında Lehçe yazdığı bu metinlere yoğun bir öfke egemendir. 1944’ün başlarında, Nazi ordularının Sovyet ordular karşısında geri çekildikleri ve Nazi işgalinin sonuna yaklaşıldığı sırada “The Political Quarterly”de yayımlanan “Reflections on the Russian Revolution”, taşıdığı ruh açısından hayli farklıdır. Burada Deutscher güncel olaylar tamamen bir kenara bırakır, uzun bir tarihsel perspektifle bir bütün olarak ele aldığı Rus Devrimi’ni, İngiliz ve Fransız devrimleriyle karşılaştırır. Ekim Devrimi’nin isyancı kökenleri ile baskıcı ve hiyerarşik bir rejimin paradoksal biçimde süreklilik arz etmesinden ötürü Stalin diktatörlüğünün, Napolyon İmparatorluğu’ndan ziyade Cromwell Protektora’sına benzediği sonucuna varır.

1945’ten sonra Deutscher Polonya’ya dönmeyi düşünmedi, tıpkı Marx’ın yeniden Almanya’da yaşamayı düşünmemiş olması gibi. Siyasi faaliyeti bir süre erteleyerek, 1949’da yayımlanan “Stalin: A Political Biography” adlı eserini yazdı. SSCB’yi konu alan dördüncü metin Two Revolutions, kitabın Fransızca basımına yazılmış bir giriştir. Bu büyük eseri yazmış olmanın verdiği otoriteyle, Rus Devrimi ile Fransız Devrimi’ne ilişkin karşılaştırmasını daha da ileri götürdü; özellikle de Avrupa’da, bağımsız olmakla birlikte baskı altında olan uydu devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte, iki devrimin gerçekleştikleri coğrafi sınırları aşan yayılımları arasındaki benzerliği ele aldı. Müttefikleri ve kendisine bağımlı devletler arasındaki ayaklanmalar, Napolyon’un çöküşünü hızlandırmıştır. Doğu Avrupa’da, Tito önderliğindeki ayaklanma karşısında bir Sovyet düzeni inşa etmekte olan Stalin’e “ciddi bir uyarı” olması gereken bir örnektir bu. Deutscher, Napolyon’a bağımlı devletlerden birinin de Polonya Dukalığı olduğuna dikkat çeker: Burada imparatorun efsanesi, yenilgisinden uzun süre sonra, hatta Deutscher’in öğrencilik döneminde bile hâlâ canlıdır. Fransız sistemi, bütün özgürleştirici yönlerine rağmen, kendini temize çıkaramamıştır. Tarih Stalin için, Napolyon’a verdiğinden daha ağır bir hüküm vermeyecektir.

Deutscher’in Stalin biyografisi yayımlandığında, Batı’daki siyası konjonktür kuşkusuz değişmişti. 1946’dan itibaren Soğuk Savaş başlamıştı: Artık, gelişmiş kapitalist ülkelerin resmi kültür ve siyasetine yaygın bir anti-komünizm egemendi. Bu konformizm ve korku ortamında Sovyet deneyimi, devlet kurumlarının, siyasal partilerin, sendikaların ve entelektüel kuruluşların ağız birliği ettiği muazzam bir ideolojik kampanyanın nesnesi haline geldi: Özgür Dünya karşısında sürekli bir saldırı ve yıkım tehlikesi anlamına gelen Rus tehdidi. Diğer bir deyişle, içinde bulunduğumuz döneme çok benzeyen bir dönem başlamıştı. Deutscher’in bu ortam karşısında gösterdiği, derlemenin ikinci kısmının izleğini oluşturan tepki bu açıdan anlamlıdır. “The Ex-Communist’s Conscience”, komünist geçmişe sahip tövbekarların yazılarından oluşan “The God That Failed”a ilişkin serinkanlı ve yıkıcı bir eleştiridir. Deutscher -liberal olsun muhafazakâr olsun- bu insanların geçirdiği değişimi, Fransız Devrimi’nin ilk savunucularının yaşadığı hayal kırıklığıyla karşılaştırır: Napolyon’a karşı mücadelelerinde Tory oligarşisinin ve Kutsal İttifak’ın davasını destekleyen Wordsworth ya da Coleridge gibi isimlerdir bunlar. Bu insanların seçtikleri yolu, iki silahlı kamp arasında tercih yapmaya yanaşmamış, birbirinden çok farklı üç örnekle -Jefferson, Goethe ve Shelley- karşılaştırır: “Tarih, bu insanların yargısının, zamanlarına hâkim olan korku ve nefretten çok daha üstün olduğunu kanıtlamıştır.”

Stalincilik: İlkel Bir Sadizm

Bir sonraki metnin konusu, Soğuk Savaş döneminin fobik edebiyatının temel eseridir: George Orwell’in 1984’ü. Orwell’i, gazetecilikten meslektaş olarak çok iyi tanıyan Deutscher, yazara ilişkin etkileyici bir portre çizer ve Orwell’in Stalincilik’e ilişkin görüşlerinin altındaki nedenleri ortaya koyar. Orwell için Stalincilik, gücü de acıyı da birer araç değil amaç olarak kullanan ilkel bir sadizmin dışavurumudur; tarihsel ya da toplumsal bir nedenle bağı olmayan insansal kötülük. Bugün, Orwell’in dehasını vurgulayan ama ele aldıkları konunun boyutu hakkında hiçbir fikri olmayan yığınla yorum arasında, 1984 – The Mysticism of Cruelty’deki tasarruf ve keskinlik, bizlere gerçek eleştirinin işlevini hatırlatmaktadır. Peki bu kitabın bu denli ünlü olmasının nedeni, Deutscher’in ifadesiyle Soğuk Savaş’ın “toplumsal talebi” idiyse, uluslararası bir ihtilaf olan Soğuk Savaş’ın gerçek niteliği neydi? Bu bölümdeki üçüncü kısımda, Potsdam Antlaşması’nı izleyen yirmi yıllık sürece ilişkin kapsamlı bir tarihsel yorum sunulur. Deutscher bu metni, 1945’te Batı’nın (Fransa, İngiltere, Amerika) Hindiçini’ne müdahalesiyle açığa çıkan çatışmanın dolaysız sonucu olan Vietnam Savaşı’nı konu alan ve 1965’te Washington’da düzenlenen bir Ulusal Seminer için hazırlamıştır. Mihver devletlerin ortak yenilgisinden sonra, kapitalist ve anti-kapitalist rejimlerle toplumsal güçler arasında dünya çapında bir çatışmanın kaçınılmazlığını kabul eden Deutscher, önde gelen galip devletler arasında konum ve güç açısından söz konusu olan muazzam eşitsizliğe dikkat çekmiştir, yani ABD ile SSCB arasında: “Biri safkan, güçlü ve dimdik, diğeri bitkin ve kanı çekilmiş iki dev.” Ayrıca, Rusya’nın İkinci Dünya Savaşı’ndaki çetin sınavının ardından Batı’ya askeri bir müdahaleyi aklına koyduğu ya da Stalin’in SSCB dışındaki devrimlerden korkmaktan ziyade, hu devrimlerin olmasını umduğu yolundaki iddiaların saçmalığını da vurgular.

Stalin’in ölümünden sonra Doğu-Batı çatışmasının bu anlamda ussallaşmasının bir süre için inandırıcı bir olasılık olabileceği bir dönem başladı. Deutscher, 1953’ten sonra SSCB’de destalinizasyonun doğurabileceği sonuçları öngören ilk gözlemciydi. “Russia After Stalin” adlı kitabında, çözülmenin ilk işaretlerinin görülmeye başladığı bir sırada Sovyet devleti ile toplumunun izleyebileceği olası yolları irdelemiştir. Stalin öncesi geleneklerin enternasyonal komünist hareketinin canlanma umutları vaat ettiği bu yıllarda Deutscher, “The Prophet Armed” adını taşıyan ilk cildi 1954’te yayımlanan, Troçki’nin yaşamını anlattığı dev eserini yazmaktaydı.

Deutscher’in Heinrich Brandler’le Sohbetleri

Deutscher’in Heinrich Brandler‘le sohbetleri ve yazışmaları, kendine özgü bir büyüleyicilik taşıyan, çok farklı bir belge niteliği taşır. Çünkü Brandler, Luxemburg ve Lenin’in dönemi ile Deutscher’in dönemi arasında canlı bir bağ oluşturmaktadır. 1881’de doğan Brandler, genç bir Sakson inşaat işçisiyken Alman Sosyal Demokrat Partisi’ne katılmış, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce dostluk kurduğu Rosa Luxemburg’un sıkı bir yandaşı olmuştur. 1918’de Alman Komünist Partisi’nin (KPD) kurulmasına katkıda bulunmuş, 1921’de partinin başına geçmiştir. Ertesi yıl “Alman Ekimi” gerçekleşir: Komintern’den gelen talimatlar doğrultusunda Orta Almanya’da gerçekleştirmeye çalıştığı, başarısızlıkla sonuçlanan ayaklanma. Alçakgönüllü ve ihtiyatlı biri olan Brandler, 1923’te başarılı bir Alman Devrimi’nin gerçekleştirilebileceğine de, kendisinin bu devrime önderlik edebileceğine de inanmıyordu. Ama sadık bir komünist olarak talimatlara uymuş, bu yüzden de girişimin başarısızlığından sorumlu tutulmuştu. “Üçüncü dönem” çizgisine muhalefetinden ötürü 1929’da partiden ihraç edilen Brandler, Nazi yıllarını Fransa ile Küba’da sürgünde geçirdi. Deutscher, Brandler’le ilk kez 1948’de Avrupa’ya dönüşünde tanıştı. Tamara Deutscher bu tanışmanın ardından kurulan arkadaşlığı canlı bir şekilde anlatır. Bu ilk karşılaşmalarda Deutscher, Brandler’le yaptıkları tartışmaları yazıya dökmüştür. Yaşlı adam bu tartışmalarda, 1920’lerde gerçekleşen ve kendisinin de etkin bir şekilde yer aldığı önemli olayları anlatır.

Brandler Batı Almanya’ya döndükten sonra, devrimci sosyalizme bağlı küçük bir Marksist oluşum olan Gruppe Arbeiterpolitik’i örgütledi ve iki arkadaş yazışmaya devam ettiler. Brandler her zaman için Buharin’in 1920’lerdeki Sağ Muhalefeti’ne yakın dururken, Deutscher Troçki’nin Sol Muhalefeti’ne daha sıcak bakmış ve bu fark, Deutscher’in savaş sonrası yıllarda Stalincilik’e karşı daha derin bir düşmanlık beslemesinde de kendini göstermiştir. Yine de, 1953’te Doğu Almanya’da Ulbricht rejimine karşı işçi sınıfı ayaklanmaları patlak verdiğinde, ayaklanmanın Doğu Almanya’daki sosyolojik karakteri üzerinde durarak olayı kayıtsız şartsız destekleyen de Brandler oldu. Oysa Deutscher dostuna, ayaklanmanın Batı tarafından ideolojik olarak sahiplenildiği uluslararası bağlamı; Doğu Almanya’da bu ayaklanma sonucunda siyasi reformların aksadığını; Ulbricht’e karşı girişilen bu hareketin, Sovyet liderlerinin kendisini gözden çıkarma niyetinden vazgeçmesiyle birlikte, sonuçta onu uçurumun eşiğinden kurtardığını hatırlatıyordu. İki taraf da bu krizin anlamını, Tilsit anlaşmalarından itibaren bir bütün olarak Alman tarihi içerisindeki yeri çerçevesinde ele alıyordu. Burada yayımlanan fikir alış verişi, Deutscher’in “Alman Ekimi”ne ilişkin olarak otuz yıl önce, Troçki biyografisinin ikinci cildi olan “The Prophet Unarmed”da dile getirdiği yaklaşım karşısında Brandler’in verdiği yanıtla son bulur.

Brandler metni genel olarak takdir ederken, pek çok kişinin Batı’daki tek devrim fırsatının da kaçırıldığına inandığı o yılın felaketleri içerisinde kendi oynadığı rolü açıklığa kavuşturmak istiyordu. Deutscher’in onun itirazlarına verdiği yanıt özellikle ilginçtir. Çünkü burada, Lenin’in bizzat muhatabı olmuş ve hem yaşananların canlı bir tanığı, hem de bir yoldaş kimliği taşıyan biriyle doğrudan kurduğu diyalog aracılığıyla, kendi devrimci anlayışını yakından ilgilendiren olaylar çerçevesinde bir Marksist tarihçi olarak yaptıklarını açıklar.

Deutscher’in Norveçli Sosyal Demokrat Trygve Lie ile olan fikir alış verişindeyse keskin bir karşıtlık söz konusudur. Lie, 1935’te Troçki’ye -istemeyerek- sığınma hakkı veren, daha sonra burjuva ve bürokratik baskıların birleşmesiyle, onu tecrit edip sonunda l937’de sınırdışı eden İşçi Partisi hükümetinde Adalet Bakanı olarak görev yapmıştı. Deutscher, Troçki biyografisinin üçüncü cildi olan Prophet Outcast için yaptığı araştırmalar çerçevesinde 1956 yılında Lie ile mülakat yaptı. Elde ettiği bilgilere ilişkin tuttuğu notlar, Batı Avrupa sosyal demokrasisinin belli bir türü hakkında fikir verir: Norveç’teki Troçki’nin şahsında Bolşevik geleneğinin ihtişamıyla yüzleşen, alçak ve riyakâr bir demokrasi. Kuşkusuz, bu tür İskandinav geleneklerinin en kötü yanlarına yeniden hayat veren bir figür olan Trygve Lie karşısında Deutscher, Ibsen’in en kötücül karakterlerini anımsamaktan kendini alamıyordu. Lie, Troçki’nin sürgün yılları sırasındaki rolü bir yana, Soğuk Savaş sırasında Amerikan politikasının en adanmış hizmetkârlarından biri olacaktı: Amerika’nın atadığı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri olarak görev yaptığı sırada bu uluslararası kuruma McCarthyciligi getirmiş, liberal meslektaşlarının bile sindiremediği on yıllık bir ahlâkî bozulmaya yol açmıştır. Brandler ile Lie arasındaki ahlaki ve siyasi uçurum, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Üçüncü ve İkinci Enternasyonal arasındaki kökensel bölünmenin insani anlamını büyük ölçüde ortaya koyar.

Çin Devrimi, Maoculuk ve Deutscher

Deutscher’in eserinin odak noktasını, Rus Devrimi’nin akıbeti, devrimin ürünü olan Sovyet devletinin dönüşümü ve bu ikisinin Avrupa işçi hareketi üzerindeki etkisi oluşturuyordu. Deutscher bütün bunlara ilişkin dolaysız bir deneyime ve ilk elden bilgiye sahipti: Bir Marksist olarak ilk yıllarını Polonya Komünist Partisi’nde geçirmiş, Almanca ile Rusçayı çok iyi bilen, Latin kültürlerine aşina, İngilizceyi büyük bir ustalıkla kullanan bir yazardı. Bu, Avrupa’da doğmuş klasik Marksizm’in dünyasıydı. 1949’daki Çin Devrimi’nin zaferi, bu dünyaya ait sorunları Asya’ya taşıyarak onun sınırlarında bir dönüşüm gerçekleştirdi: Çin, bütün Avrupa uygarlıklarından daha uzun bir tarihsel sürekliliğe ve geleneksel bir kendi kendine yeterlilik kültürüne sahip antik bir uygarlıktı. Deutscher, Kuomintang’ın devrilmesinin dünya-tarihsel önemini hemen fark etti. Hatta bu, “Two Revolutions” adlı metnin nihai vurgusunu oluşturuyordu.

Deutscher, Komünist Çin’in ilk yıllarını yakından izledi. Fakat 1950’lerin sonunda Kruşçev Rusyası’nda yenilikçi itkinin tükenmesi ve 1960’lann başında Sovyet güdümü altındaki enternasyonal komünist hareket karşısında Çin’in getirdiği meydan okuma, onu, Maoculuk’un kendine özgü tarihsel karakteri üzerinde yoğunlaşmaya itti. Bunun sonucunda, Rus önceliğin ışığında Çin deneyiminin gerilimlerini ve çelişkilerini incelediği, en iyi ve en özgün yazılarından biri olan “Maoism-Its Origins and Outlook” adlı metni kaleme aldı. Değerlendirmesinde, uzman diline ya da araçlarına hiç başvurmaksızın yakaladığı denge ve karmaşıklığın bu literatür içerisinde benzersiz olduğu söylenebilir.

Deutscher’e göre Maoculuk, Marx’ın, 19. yüzyıl sonu Rusya’sının, köylü ve onun komünal gelenekleri temelinde gerçekleşecek bir devrimle ilkel tarım toplumundan doğrudan sosyalizme geçebileceği yolundaki varsayımının gerçekleşmesiydi. Marx’a göre bunun koşulu, Batı Avrupa’nın gelişmiş sanayi ülkelerinde işçi sınıfının, iktidarı ele geçirmiş ve geri kalmış Rusya’yı etkileyebilecek bir konum elde etmiş olmasıydı. Mutalis mutandis (gerekli değişiklikler) göz önüne alınarak tam da böylesi bir durum Çin’de gerçekleşti. Ancak -ironik bir şekilde- burada Marx’ın Batı Avrupa’ya atfettiği rolü, yeni sanayileşmiş Rusya üstlendi. Maoculuk’un çelişkileri de bundan kaynaklanmaktaydı. Bir yandan, kırsal kökenlerinden ötürü, bir kent azınlığı hareketi olan Bolşevizm’e kıyasla çoğunluğun rızasına dayanmaktaydı. İktidarın bir iç savaştan önce değil sonra ele geçirilmiş olması, köylülükle daha güvenli ilişkiler kurulmasını sağladı, bu da Maocu yönetime -Leninist yönetimin tersine- iktisadı canlanma projelerini hemen hayata geçirme fırsatı verdi. Öte yandan Maoculuk’un tarımsal arka planı, klasik Bolşevik geleneğin geniş enternasyonalizmine ve canlı entelektüel çoğulculuğuna karşılık, dar bir kültürel taşralılık ve rakipsiz bir siyasi otoritarizm anlamına da gelmekteydi. Çin’deki yönetim, devrim sonrası gelişimi içerisinde Rus örneğine kıyasla toplumsal açıdan daha eşitlikçiydi; ancak, daha demokratik bir mirasın yokluğunda, monolitik örgütsel yapısı itibarıyla şüphe götürmez bir şekilde “Stalincilik’le yakınlık” arz ediyordu. Enternasyonal açıdan, uzlaşmaz sınıf mücadelesi sloganları ve emperyalizm karşısındaki radikal direniş kampanyası ilk bakışta etkileyici görünebilirdi. Fakat Deutscher, bütün bunlara eşlik eden Stalin kültünün bunlarla bağdaştırılmayacağına dikkat çekip, “Maocuların devrimci enternasyonalizm görüşlerinin” “ülkelerindeki kitlelerin zihniyetini” ne ölçüde yansıttığını ve bunların, Çin üzerindeki Amerikan ablukasının sürmesi sonucu “sadece Batı provokasyonları karşısında gösterilen bir tepki” olup olmadığını sorguladı. Böylelikle daha 1964’te, Mao yönetiminin Batı emperyalizmi karşısındaki ödün vermez tavrının iyiden iyiye keskinleştiği bir zamanda, Deutscher önsezi yüklü bir soru sordu: “Batılı devletler Sovyetler Birliği’ne karşı Çin’i kullanmayı deneyecek olursa, Pekin’in bu kışkırtma karşısında dayanamama olasılığı yok mu?” Bu sorunun yanıtı on yıl geçmeden verilecekti.

Deutscher, Mao’nun son yıllarında Washington’la kurduğu yakın ilişkiyi görecek kadar yaşamadı. Fakat hu yakınlaşmanın önünü açan “Kültür Devrimi”ne tanık oldu ve bunu eleştirdi.

Paris Komünü’nün radikal fikirleri çerçevesinde, hiyerarşiye ve bürokrasiye karşı bir isyan olduğu ilan edilen Kültür Devrimi, Avrupa ile Kuzey Amerika’da sol entelijansiya tarafından büyük bir ilgi ve coşkuyla karşılanarak Batı’da maoisant bir sempatizanlar kuşağı yarattı. Gerek parti ve devlet kademelerinde gerekse de halk arasında temizlikler birbirini izlerken, Çin yönetiminin resmi propagandasına duyulan saf güven, Mao ölene kadar devam etti. Deutscher bu tür yanılsamalara hiç kapılmadı. “The Meaning of the Cultural Revolution” adlı etkileyici metninde de görülebileceği gibi, 1966’da “Büyük Sahtekâr”ın yol açtığı entelektüel nihilizmi, kör yabancı düşmanlığını ve vahşi kıyımları başından beri sert bir şekilde eleştiriyordu. Görünürdeki bütün gülünçlüklerine rağmen “Maocu ‘kültür devrimi’nin” son derece ciddi bir vaka olduğu konusunda uyarıda bulundu. Bu “devrim”in, Çin’in manevî ve entelektüel yaşamı üzerinde, Stalin dönemi cadı avlarının yarattığı sonuçlara benzer yıkıcı ve uzun vadeli etkiler yaratacağı su götürmezdi.

Siyasi açıdan da bir koşutluk kurmak mümkündü:

Stalin döneminin son yıllarında Rusya’da olduğu gibi, Çin de bugün dışa kapalılık ve milliyetçiliğe teslim olmuş durumdadır. Sonuç, ülke için telafisi mümkün olmayan bir kayıp. Kültürel bilincinde bir boşluk, standartların düşüşü ve manevi hayatın yoksullaşması. Stalin sonrası Rusya hâlâ yaralarını sarmakla meşgul. Maocu ve Mao sonrası Çin için de durum böyle olacaktır.

Deutscher’in kehaneti bunlarla bitmiyordu. Yine aynı karşı konulmaz kesinlikle, rejimin bilinçli olarak sınırlı tutulan ekonomik ufkunun -Stalin yönetimi altında Rusya’da elde edilen başarılarla kıyaslanabilecek bir Çin sanayileşmesi gerçekleştirememesinin, kırsal nüfus fazlasını ve işsizliği eritememesinin- siyasal istikrara temel oluşturmaktan uzak olacağını öngördü. “Daha büyük hedefler koyan bir ekonomik gelişme politikası yönünde baskıların hissedilmesi” ve “Maoculuk’un son sürümü karşısında belli bir tepki oluşması kaçınılmaz görünüyor.” Deutscher şöyle bitiriyordu sözlerini:

Mao, Çin’in hem Lenin’i hem de Stalin’i olmuştur. Ama yolun sonuna yaklaştıkça giderek Stalin’e benziyor. Mao kültünün son orjisi de bu benzerliğin altını çiziyor. Mao adeta kendi yaşam süresini aşmış, geçmişin bir yadigârı haline gelmiştir. O, Çin’in geri kalmışlığının ve dışa kapalılığının ete kemiğe bürünmüş halidir adeta. Maoculuk’un bu yönleri karşısında tepkiler baş göstermeye başladığında, Mao’nun halefi ya da halefleri -her kim olacaklarsa- Maoculuk’un sözcüleri ve hizmetkarları olarak hareket etmek zorunda kalacaklar.

Deng Xiaoping ile yandaşlarının portresi daha o zamandan çizilmiştir.

Her Sosyalistin Yüzleşmek Zorunda Olduğu Sorular

Bu derlemede toplanan son metinler grubu, diğerlerinden farklıdır. 1960’lardan itibaren kaleme aldığı bu metinlerde Deutscher, 20. yüzyılın ikinci yarısında her sosyalistin yüzleşmek zorunda olduğu en yaygın ve temel dört soruyu ortaya koyar.

  • Geri kalmış ülkelerde bugüne kadar gerçekleşmiş olan bütün devrimlerin ardından ortaya çıkan bürokratik sistemler, tarihsel açıdan nasıl değerlendirilmelidir?
  • Klasik Marksist kuram, gelişmiş ülkelerdeki kapitalizmin çözümlenmesi açısından ne derece geçerlidir?
  • Kapitalizmin ötesindeki bir topluma geçişte şiddetin payı ne olmalıdır?
  • Sosyalist bir uygarlığın biçimlendirici unsurları neler olacaktır?

Deutscher bu sorulardan ilkini “The Roots of Breaucracy”e ele alır. Deutscher’in, Kruşçev döneminde Rusya’nın siyasi gelişimiyle ilgili konjonktürel yazılarının, SSCB’deki ve genelde Sovyet blokundaki demokratikleşme olasılıkları açısından fazla iyimser olduğu düşünülür. Bir bütün olarak Sovyet toplumsal yapısındaki kapsamlı değişimleri göz önüne alarak, 1960’ların başındaki reform politikalarının başarısızlığın kalıcı olmadığını düşündüğü de doğrudur. Brejnevciliğin uzatılmış istikrar sürecini inceleyecek kadar yaşamamıştır. Ancak tarihsel bir olgu olarak bürokrasi üzerine yazıya döktüğü kuramsal düşüncelerinde, Çin şöyle dursun, SSCB gibi bir toplumda bile kısa dönemde bürokrasinin bertaraf edileceği yolunda bir inanca açık kapı bırakmaz. Çünkü uzun vadeli yorumlarında bürokrasinin kökenlerini, kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrıma dayandırır. Sınıflı toplumun ilk işaretlerinin ortaya çıkmasıyla birlikte “ilkel komünal toplum ile uygar toplum arasındaki sınırın üzerini örttüğü” bir ayrımdır bu. Deutscher, bürokratik yönetimin metamorfozlarını, firavunlardan Bourbonlar’a birbirini izleyen üretim tarzlarıyla ilişkisini dile getirdikten sonra, kapitalist sistemde “bürokrasinin siyasî gücü[nün], her zaman, belli bir burjuva toplumunu oluşturan tabakanın kendini yönetme konusundaki olgunluğu, gücü ve yeteneğiyle ters orantılı” olduğunu ileri sürer. “Öte yandan, gelişmiş burjuva toplumlarında sınıf çatışmaları çıkmaza girdiğinde, mücadele eden sınıflar bir dizi toplumsal ve siyasal çatışmanın ardından bitkin düştüklerinde, siyasî liderlik neredeyse otomatik bir şekilde bürokrasinin eline geçmiştir.” İşte bu nedenle, kendinden emin burjuvazileriyle Victoria İngiltere’si ve Jackson Amerika’sı 19. yüzyılın önde gelen kapitalist ülkeleri arasında en az bürokratik iki ülkeyken, 1848’de burjuvazinin ve proletaryanın “güçlerinin karşılıklı olarak tükenmesi” Fransa’da ikinci İmparatorluk’un kurulmasına neden olmuş, Almanya’da Junker’ler, sanayiciler ve işçiler arasındaki “çok taraflı çıkmaz” Bismarck’ın bürokrasisinin egemenliğine yol açmıştır.

Kapitalist sınıfın ortadan kaldırıldığı, ancak işçi sınıfının hâlâ bölünmüş ve zayıf olduğu toplumlarda, kapitalist ülkelerin amansız düşmanlığı karşısında devrim sonrası bürokrasisinin muazzam gelişimi ve uzun ömürlü oluşu bu mantıkla açıklanıyordu. Ancak bu kapitalizm sonrası bürokrasiler, tüm despotik kibirlerine ve ayrıcalıklarına rağmen yeni sınıflar oluşturmadı. Deutscher’e göre, bugüne kadar “Sovyet bürokrasisi, onu yeni bir sınıf olarak tanımlamamıza olanak verecek kendine özgü bir toplumsal, iktisadi ve psikolojik kimlik edinememiştir. Bu bürokrasi, devrim sonrası toplumunu kaplayan bir amip gibidir. Bir amiptir, çünkü kendisine ait toplumsal bir belkemiği yoktur. Sözgelimi Fransız Devrimi’nin ardından tarih sahnesine çıkan eski burjuvazi gibi şekillenmiş bir kendilik, tarihsel bir güç değildir. Kendi çelişkileri iktidarının altını oyacak, bu yüzden sonsuza kadar yaşamayacaktır.

Bu gruptaki diğer üç metin, Deutscher’in sol içerisindeki siyasal etkinliklerinin ürünüdür. Vietnam’daki Amerikan savaşına karşı geniş çaplı bir muhalefetin ve kampüslerde isyanların baş göstermesiyle birlikte, Deutscher’in yaşamının son yıllarında, Batı’da genç kuşak arasında yarı-devrimci ruh taşıyan bir kitle hareketi oluşmuştur. Bu metinler, Deutscher’in dönemin en zengin kapitalist ülkelerindeki sosyalizm sorunlarıyla ilgilendiğini ve bu yüzyılın büyük devrimci deneyimine rağmen onu sadece bir tarihçi olarak düşünmenin ne kadar yanlış olduğunu gösterir: Çünkü tarihsel düşünmeyi asla bir yana bırakmadan, özgün siyasi ve etik tavırları da savunmuştur.

“Marxism in Our Time”, Kapital’den bir yüzyıl sonra, bir toplumsal özgürleşme kuramı olarak tarihsel maddeciliğin genel durumunu ele alır. Deutscher’e göre tarihsel maddecilik “aynı anda hem bir yükseliş hem de bir düşüş” kaydetmektedir. Marksizm’in tarihinin geçip geçmediği sorusuna Deutscher şöyle yanıt verir:

Marksist kapitalizm eleştirisinde sadece bir tek temel unsur vardır. Bu çok basit ve açık bir unsurdur, ama kapitalist düzene ilişkin bütün çok yönlü çözümler, onun içerisinde toplanmıştır. Bu şudur: Üretim sürecinin gittikçe artan toplumsal doğası ile kapitalist mülkiyetin anti-sosyal doğası arasında çarpıcı bir çelişki vardır. Varoluş tarzımız, bütün bir üretim tarzı, giderek daha da toplumsallaşıyor; öyle ki, kapitalizm öncesi sistemdekinin tersine, kuşaklar boyu birbirlerinden bağımsız bir şekilde üretim yapan bağımsız üreticiler artık bu tarz üretime devam edemez. Toplumumuzun her bir unsuru, her bir kesiti, her bir organı diğerlerine bağımlı. Bütün bir üretim süreci, bir tek toplumsal üretim süreci haline geliyor. Üstelik ulusal değil, uluslararası bir üretim süreci. Aynı zamanda anti-sosyal bir mülkiyet biçimi söz konusu: Özel mülkiyet. Kapitalizmin bütün anarşisinin ve usdışılığının altında, mülkiyetin bu anti-sosyal doğası ile üretimimizin toplumsal doğası arasındaki bu çelişki yatmaktadır.

Deutscher, bir yandan – Kennedy-Johnson dönemindeki ekonomik patlamanın doruk noktasında- “Batı kapitalizminin tedrici, evrimsel bir şekilde gelişeceğine kesinlikle inanmadığını dile getirmiştir. Öte yandan, ona göre Batı’daki sınıf mücadelesi “kapitalizm karşısında kuşaklar boyu süren bir savaş” olarak görülmelidir.

Deutscher, en keskin ve sarsıcı metinlerinden biri olan” The Dialectics of Violence and Non-Violence”ta yazıya, klasik Marksist görüşteki geleneksel bir gerilimi ele alarak başlar. Burjuva sınıfının egemenliğini yıkmak üzere siyasal şiddet kullanma zorunluluğu ile tarihte ilk kez şiddetten tam anlamıyla uzak olacak sınıfsız bir toplum yaratma hedefi arasındaki gerilimdir bu. Ne var ki, bu temel ve meşru diyalektik, Rus Devrimi’nin trajik kaderi altında ezilmiştir: “Yoğun, insanlık dışı baskılar altında” şiddet terör halini almış, “bardağı aşmaması gereken şiddet kovalardan taşıp adeta bir şiddet nehrine dönüşmüş” ve “sonunda Marksizm’in şiddet karşıtı tavrı, Stalincilik’in devasa, yıkıcı ağırlığı altında ezilmiştir.” Kitabın son metni olan On Socialist Man’de Deutscher geleceğe bakar ve ütopyacı spekülasyonlara kapılmaksızın sınıfsız bir toplumda insan potansiyeli ve sınırları hakkında neler söylenebileceğini sorar.

Isaac Deutscher Ağustos 1967’de öldü. Öldüğünde daha altmış yaşındaydı. Onun ölümünün, Marksist kültür açısından ne denli büyük bir kayıp olduğunu ifade etmek güç. Bu büyük devrimci sosyalisti yaratan tarihsel koşullar artık mevcut değil. Ondan sonraki kuşaklar, ne Lenin ya da Luxemburg’un dünyasıyla canlı bir bağlantı kurma, ne de eski bir Ortadoğu Avrupa’nın kozmopolitliğini yaşama fırsatına sahip oldu. Ama Deutscher’in eserleri, kendine özgü biçimde barındırdığı çeşitli niteliklerinden ötürü, sosyalizm kültürü ve siyaseti açısından vazgeçilmez bir kaynak olmaya devam ediyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s