Milli Korunma Kanunu

milli_korunma_kanunu

Türkiye’nin, tüm dünyayı sarsan 1929 Ekonomik Bunalımı’nın yaralarını sarmaya başladığı bir dönemde patlak veren II. Dünya Savaşı tüm dengeleri bir kez daha altüst etmişti.  Savaşın ilk dönemi olan Avrupa Savaşının başlamasıyla birlikte ülkede ekonomik durum da bozulmuş ve o günkü deyimle karapazarcılık (sonraları karaborsacılık) başlamıştı. Aranan mallar ortadan yitip karaborsaya düşmüş, fiyatlar alabildiğine yükselmiş, hayat pahalılığı her gün biraz daha şiddetlenmişti. Serbest çalışan orta dereceli halk ile memurlar ve benzerleri geçim sıkıntısına düşmüşlerdi. Bu yüzden yurt içinde doğan dikkat çekici huzursuzluk, hükümetin dış politika tutumunu kendi çıkarlarına uygun bulmayan devletlerin aleyhteki propagandalarında konu olarak ele alınıyor ve Türkiye’de hayat pahalılığı, işsizlik, sefalet olduğu yolunda radyo yayınları yapılıyordu. Okumaya devam et “Milli Korunma Kanunu”

Atatürk’ün Florya Günleri

Atatürk Florya'da

Atatürk İstanbul’da, Florya kıyılarına yaptığı bir gezide yanındakilere, “İstanbul’u fethetmişiz ama buraları elde edememişiz!” der… Ankara’dan İstanbul’a her gelişinde, kent içinde olduğu kadar, otomobille o dönem İstanbul’un banliyölerinde de geziye çıkan Atatürk, o güne kadar bilmediği, görmediği köşelerde, karşılaştığı vatandaşlarla sohbet eder, dert ve dileklerini dinlerdi…

1935’in Haziran ayının ilk Cuma günü, yakın arkadaşlarıyla birlikte otomobillerle kent dışında böyle bir geziye çıkmışlardı. Yeşilköy’ü geçtikten sonra Florya’da otomobili durdurdu. Yanındakilerle birlikte otomobillerden indiler. Okumaya devam et “Atatürk’ün Florya Günleri”

İngiltere Kralı VIII. Edward’ın İstanbul Günleri

İngiltere Kralı VIII. Edward

İstanbul, 1936’nın Ağustos ayı sonlarında, bir yandan Balkan festivali için gelen konuklarını ağırlarken öte yandan da bir başka hazırlığın içindeydi. Başta Galata Köprüsü olmak üzere, şehrin çeşitli yerlerine Türk ve İngiliz bayraklarıyla süslü taklar kuruluyor ve yollar temizleniyor; Haydarpaşa’dan Kuzguncuk’a, Kumkapı’dan Beşiktaş’a, tüm kıyı ışıklandırılıyordu.

Bütün hu hazırlıklar, “Duke de Lancastre” müstear adıyla, yanına bazı yakın dostlarını da alarak Nahlin Yatı ile Doğu Akdeniz’de özel bir geziye çıkan ve Atatürk’ü görmek için, İstanbul’a da gelecek olan Büyük Britanya Kralı VIII. Edward’ı en iyi şekilde karşılayıp, ağırlamak içindi.

O güne kadar, İstanbul’da bulunduğu sırada Atatürk’ü birçok yabancı devlet adamı ziyaret etmişti. Ama Büyük Britanya Kralı VIII. Edward’ın ziyaretinin çok özel bir anlamı vardı… Okumaya devam et “İngiltere Kralı VIII. Edward’ın İstanbul Günleri”

Çetin Emeç Cinayeti

Çetin Emeç cinayetiİçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, 6 Mart 1990 günü TBMM’de yaptığı konuşmada , “terörü önlemede büyük başarı kazandıklarını” söylüyordu. Ne yazık ki, aradan yalnızca 18 saat geçtikten sonra 58 yaşındaki Çetin Emeç‘in 35 yıldır gazetecilik heyecanıyla çarpan kalbi, profesyonel katillerin ölüm kusan silahlarından çıkan kurşunlarla durduruluyor, Türkiye’nin siyasi cinayetler tarihinde yeni bir sayfa açılıyordu. Aradan yıllar geçmesine karşın, Emeç’in katilleri hâlâ ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlardı. Hürriyet gazetesinin Yönetim Kurulu Üyesi ve yazarı Çetin Emeç’i kimler, neden öldürdü? Amaçları neydi? Türkiye’de bir kaos yaratmak mı, yoksa karanlık mihraklara bir hançer gibi saplanan kalemini susturmak mıydı? Bu sorular ve olası yanıtları milyonlarca insanın kafasında gezindi, durdu. Ama hiç kimse Çetin Emeç’in katillerini öğrenme ve cezalandırılmaları huzurunu yaşayamadı.

Her şey, 6 Mart gecesi Güneş Gazetesi Hukuk Danışmanı Erdoğan Tuncer’in 34 FFE 21 plakalı Doğan marka otomobilinin silahlı kişilerce gasp edilmesiyle başladı. Zamanın Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı’nın polis telsizinden “Levent’te çalınan 21 plakalı otoyu bulun” talimatıyla ekipler bir anda alarma geçmişti. Ancak, ilerleyen saatlerde, ne araba bulunabildi, ne de gasp edenlere ilişkin bir ipucu… Telsiz konuşmalarındaki telaşın yerini, sabah saatlerinin rehaveti kaplamıştı. 7 Mart günü Gazeteci Çetin Emeç, sabah kahvaltısını bitirmiş, yıllarca emek verdiği gazetesine gitmek için her zaman olduğu gibi şoförü Sinan Ercan’ın gelmesini bekliyordu. 34 EUD 72 plakalı siyah Ford marka otomobili kullanan Sinan Ercan, saat 09.15 sıralarında Suadiye İskele Yolu Suyam sokağa girdi ve Emeç’in oturduğu Yalı Apartmanı’nın önüne park etti. Ancak, sokak üzerine park edilen sadece Ercan’ın kullandığı otomobil değildi. Çetin Emeç’i ve evini uzun süredir izledikleri anlaşılan 4 katil, sokağın başında pusuya yattıkları 34 FFE 21 plakalı Doğan marka otomobilin içinde bekliyorlardı. Bu, yaklaşık 10 saat önce Levent’te gasp edilen otomobildi. Ve Boğaz Köprüsü’nden rahatça geçmişti. Okumaya devam et “Çetin Emeç Cinayeti”

Muammer Aksoy Neden Öldürüldü?

Prof. Dr. Muammer AksoyTesettür konusunda İslam’a karşı takındığı tavır nedeniyle Müslümanlar tarafından cezalandırıldı. Olay, İslami Hareket adına üstleniliyor. 7.65 Baretta ile cezalandırılmıştır.” Muammer Aksoy’un öldürülmesinden 2 saat sonra gazeteleri jetonlu telefonla arayan bir kişi, bozuk bir Türkçeyle bunları söylüyordu. Atatürkçü düşüncenin ödün vermez savunucusu 73 yaşındaki Prof. Dr. Muammer Aksoy o gün, saat 19.05’de evine girerken öldürülüyordu. Tarih, 31 Ocak 1990.

Muammer Aksoy, yeni kurulan Atatürkçü Düşünce Derneği adına hazırlanan broşürün matbaadan gelen prova baskılar üzerinde düzeltmeler yaptıktan sonra evine doğru yola çıkıyordu. Bahçelievler 2. Cadde 55/5 numaradaki bürosundan çıkarken kafasında önceki gün büroya gelen meçhul telefonlar vardı. Arayanlar, telefon kendisine bağlandıktan sonra ses vermeden kapatıyorlardı. Aksoy, yolda arayanların kimler olabileceklerini düşünüyordu. Evinin bulunduğu 24 numaralı apartmana geldiğinde uzun süredir izlendiğinin farkında değildi. Oturduğu dairenin kapısına ulaştığında apartmanın içinde 3 el silah sesi duyuldu. Muammer Aksoy, sağ şakağı ile sağ göğsünden aldığı iki kurşun yarası ile merdivenin dibine düşerek yaşamını yitiriyordu. Okumaya devam et “Muammer Aksoy Neden Öldürüldü?”

1921 Anayasası’nda Neden “Türk” Kelimesi Yok?

1921 AnayasasıYasalar gibi anayasalar da bir ihtiyaçtan doğar. Ülkenin söz sahibi kuvvetlerinin çıkarlarını güvence altına alır. Ülkemizde yeni anayasa ve buna bağlı olarak milliyetçilik tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde konuya 1921 Anayasası’ndan bir pencere açmakta yarar var.

23 Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi kendi kanunlarını yapmaya başladı, 1876’da kabul edilen ve 1908’de yeniden yürürlüğe konulan anayasanın birçok maddesini hükümsüz kıldı. Ancak yeni bir anayasa yapması da hemen mümkün olmadı.

Önünde “Türkiye” sözcüğü bile bulunmayan Büyük Millet Meclisi, bir ihtilal meclisiydi. Yeni bir devlet kuruyordu. Bu devletin temel politikası ne olacaktı? Buna bir karar vermek gerekiyordu. 1920 ilkbaharı ve yazı, bütün dünyada, özellikle Doğu’da sosyalizmin büyük bir itibara kavuştuğu dönemdi. Sosyalizm demek, işçinin, köylünün, kısacası halkın iktidarı demekti. Krallıklar, padişahlıklar, şahlar dönemi zamanını dolduruyor, halk çağı açılıyordu.  İktidar burjuvazinin, toprak ağalarının değil, halkın hakkıydı.  Okumaya devam et “1921 Anayasası’nda Neden “Türk” Kelimesi Yok?”

Yedigün: Gazetelerin Rakibi Efsane Dergi

yedigün dergisiBüyük boy, dört renkli kapak ve tek renk olsa da renkli iç sayfalarla yayın hayatına başlayan dergi, zaman zaman 50 bini geçen tirajıyla, okuyucuya kendini sevdirir.

Yedigün, o yılların okurları için, hem Türkiye’ye hem de dünyaya açılan bir penceredir. Ayrıca sonraki yıllarda hepsi birer usta edebiyatçı olacak onlarca yazar, hikayeci ve romancıyı da kamuoyuna Yedigün tanıtır.

Ahmet Naim’den Sait Faik’e, Aziz Nesin’den Sabahattin Ali’ye kadar birçok edebiyatçının ilk ürünleri Yedigün’de okur karşısına çıkar. Bu arada, Reşat Nuri ve Halide Edib gibi dönemin tanınmış yazarlarının çok sevilen kimi romanları da ilk kez Yedigün’de tefrika edilir.

Baskı kalitesiyle de o güne dek yayımlanan dergilerin arasından hemen sıyrılan Yedigün, hep gündemde kalır.

İlk yıllarında Çarşamba günleri çıkan ve nüshası 10 kuruşa satılan derginin fiyatı, daha sonra 50 kuruşa kadar yükselir. Çıkış günleri de Pazar, Pazartesi, Salı ve Perşembe olarak değişir.

Şimdi yeniden derginin birinci sayısına dönelim… Üçüncü sayfadaki ‘Yedigün’ başlığının iki yanında, derginin ‘idarehanesinin Ankara Caddesi’ndeki Meserret Oteli karşısında bulunduğu ve Posta Kutusu’nun ‘103’ olduğu belirtildikten sonra, şu ifadeye yer verilir: “Yedigün sizin mecmuanızdır. Onu yükseltmek için etrafınıza okutun ve tanıtın. Çarşamba günleri çıkar. Her şeyden bahseder haftalık halk ve aile mecmuası.” Okumaya devam et “Yedigün: Gazetelerin Rakibi Efsane Dergi”

Einstein’ı Türkiye’ye Çağırmak

albert einsteinGenç cumhuriyet yönetimi, ünlü fizikçi Einstein’ın Türkiye’de üniversitede görev yapmasını veya geçici de olsa ülkemize gelerek konferanslar vermesini çok istemişti.

Daha 1930 yılında matematik profesörü Kerim Erim, Türkiye’nin Almanya büyükelçisi Kemaleddin Sami Paşa ile birlikte Einstein’ı Berlin yakınlarındaki evinde ziyaret ederek çeşitli konularda sohbet etmişler ve bu ziyaret sırasında Kemaleddin Sami Paşa, Einstein’ı hararetli bir şekilde Türkiye’ye davet etmişti.

İTÜ Elektrik Fakültesi emekli profesörlerinden Prof. Dr. Münir Ülgür’ün 2006 yılı Ekim’inde yaptığı açıklamalarından öğrendiğimize göre, 1933 üniversite reformu sırasında Atatürk de Einstein’ın Türkiye’ye gelmesini ve yeni üniversitede görev almasını istemişti. Prof. Dr. Münir Ülgür, 1949 yılında ABD’de Einstein ile görüşmüştü. Prof. Ülgür, o görüşmede Einstein’ın, Atatürk’ün, diğer bilim adamlarıyla birlikte kendisinin de Türkiye’ye gelmesini istediğini ve kendisinin de “Arkadaşlarım hep oradaydı ama burada imkânlar çok fazla olduğu için burayı tercih ettim” dediğini söylemişti (Bkz. CBT sayı 1022, 20 Ekim 2006). Okumaya devam et “Einstein’ı Türkiye’ye Çağırmak”

Menderes Ölümden Nasıl Döndü?

Londra’nın 30 mil güneyindeki Gatwick Havaalanı yakınlarında bir çiftliğin sahibi olan Bailey çifti, 17 Şubat 1959 günü alışveriş yaptıkları köyden çiftlik evlerine dönerken, birazdan tüm yaşamlarını değiştirecek, tüm dünyada tanınmalarını sağlayacak bir olaya karışacaklarını bilmiyorlardı…

Çiftliğe kısa bir mesafe kala karı koca, sisin içinden kapkara bir şeyin, hem de alçalarak üzerlerine doğru geldiğini gördüler. Siste yolunu şaşıran bir uçaktı bu! Anthony Bailey, uçağın üzerlerine ya da yakında bir yere düşeceği korkusuyla, kapıyı açıp karısını aşağı indirdi. Karı koca birlikte yol kenarındaki hendeğin içine yuvarlanırken, bir an açılan sisin arasından uçak göründü.

Yol kenarındaki ağaçları adeta yalayarak ve gittikçe alçalarak cehennemi bir sesle uzaklaştı. Birkaç saniye sonra uçağın gürültüsü müthiş bir düşüş sesiyle kesildi ve bunu keskin bir infilak izledi. Bu sırada saatler, 16.58’i göstermekteydi…

Bailey çifti kısa bir süre sonra kendini toparladı ve uçaktakilere yardım etmek üzere otomobile bindi. Olayı görenler yalnız onlar değildi. Olay sırasında kaza yerine birkaç yüz metre ötede bahçede çalışmakta olan Peter Weller ve arkadaşı da koşarak, dumanların yükseldiği koruluğa girmişlerdi. Okumaya devam et “Menderes Ölümden Nasıl Döndü?”

60’lı Yıllarda Nasıl Müzik Dinlerdik?

Grundig

“Grundig teyp Bak-Bak’da, Bak-Bak Yüksekkaldırım’da!”

1960’larda, radyolardan sık sık duyduğumuz bir reklam spotuydu bu. “Teyp” ve “Grundig” markası, birbirleriyle özdeşleşmişti o yıllarda. Taş plaklar, yavaş yavaş devrini tamamlarken, yerlerini yeni teknolojiler almaktaydı. İşte, teyplere de o yıllarda sahip olduk. Makaralı diye de adlandırabileceğimiz küçük teyplerdi bunlar…

45’lik plakların yeni yeni çıkmaya başladığı ve 5-10 lira gibi değerlere satıldığı dönemlerdi. Devlet radyoları İstanbul, Ankara, İzmir’den yayın yapmaktayken, il radyosunu ve polis radyosunu dinlerdik sık sık; Batı müziğinden seçmeler çalardı buralarda.

İşte bu radyoların en iyi dönemlerinde, bu Grundig teypler, çok önemliydi bizim için. Her şeyden önce, kayıt yapma imkanı sağlayan ilk müzik aletleriydi bunlar. Teypten çıkan kordonun bir ucunu radyomuza bağlar, kayıt yapardık… Okumaya devam et “60’lı Yıllarda Nasıl Müzik Dinlerdik?”